Resim: Daniela da Volterra - The Prophet Elias (Her Şey Bitti Derken Gelen İnsan ve Sıfırlanmak)

Her Şey Bitti Derken Gelen İnsan ve Sıfırlanmak

İnsanların hayatı zaman zaman sıfırlanabilir. Bunu ben de yaşadım, eminim ki birçok insanda özellikle risk alıyorsa yaşamıştır. Bir yatırımın, aşkın, işin riski kaybetmektir. Bir şey ne kadar büyürse o kadar riskli ve keyif verici olur ve insan doğası da buna uyumludur. Daha doğuştan değerli olan canlı veya cansız nesneleri belirleriz.

Çoçuklar Bile Sıfırlanır

Örneğin çocuk doğduğunda narsisttir, annesini kendinden bir parça sanır. Yanından gidince ağlar, ilerlerleyen yaşlarda bunu tam kabullenemediği için birçok patolojik süreç gelişebilir. 3 yaşına geldiğinde en değerli nesne oyuncağı olur, elinden alınca ağlar, resmen sıfırlanır. İnsanın paylaşmayı sevmediği ortadadır. Büyüdükçe bu değerler değişir, küçükken en değerli eşyanız oyuncak tırken, büyüyünce anne ve oyuncak örneğine karşılık gelen “sevgili” ve ”iş” olabilir.

Geçmişte takılmak statünüzün gelişmediğini gösterir

Her insan kayıplar yaşar, bazıları bununla mücadele eder, bazıları edemez. Bunun iyi ve kötü örnekleri var diyebiliriz. Örneğin birçok rock parçası aşk acısıyla yazılmıştır ve o gruplar ünlü olmuştur. Eğer o kişi acısını bir şeye yöneltmeseydi bir değer üretemeyecekti. Düşünseniz öncesinde sıradan bir insansınız ve ünlü olup “acı çektiğiniz kadın” yüzünden yazdığınız birkaç parça yüzünden statünüz artıyor ve birçok kadına erişim sağlıyorsunuz. Sizce belli bir süreden sonra geçmişin önemi kalır mıydı? Statü böyle bir şeydir. Yeteri kadar geliştiğinizde geçmişi ve acılarınızı önemsemez olursunuz. Peki o kadın, siz rock star olduktan sonra ne hissederdi? Hipergami dürtüsü onun için oldukça üzücü olurdu.

Burada önemli olan cesarettir. Sevdiğim bir psikanalist olan varoluşçu akımının temsilcisi Rollo May, cesaret konusunda şöyle der: “Cesaret olmaksızın, sevgimiz salt bağımlılık olarak solar, cesaret olmaksızın sadakatimiz uyumculuk halini alır.” Cesaret yokluğunda diğer erdemler çürür, çünkü İngilizce’de cesaret anlamına gelen Courage Fransızca’dan kalp anlamına gelen Coeur‘dan türemiştir. Cesaret ile bütün vücuda kan pompalanır, bunu kaybedersiniz, çürürsünüz, yaratamazsınız ve başarılı olamazsınız. Kişi belki bir özle doğabilir fakat o öz bir şeye dönüşür, olabileceği potansiyeli ortaya çıkartmaya uğraşır. Eğer sıfırlanır ve vazgeçerseniz, cesaret gösteremezseniz gelecekte olacağınız kişiye ulaşamazsınız.(Ref: Rollo May – Yaratma Cesareti)

Bazı İnsanlar Kaybettiği İçin Ünlü Olmuştur

Buna birçok şair ve yazar da örnek gösterilebilir. Goethe’nin Genç Werther’ın Acıları, Kafka’nın Milena’a Mektuplar’ı, Zweig’ın bir çok öyküsü, Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan’ı. Cemal Süreya… Ünlü filozof ve teolog Kierkegaard bile bu uğurda en yüce aşk Tanrı demiş, biraz da ayrılık acısıyla literatüre çok önemli felsefi görüşler katmıştır. Bukowski gibi hiçbir şeyi takmayan bir adamın bile 3 tane aşık olduğu kadın vardır ve uzun süre kitaplarında bunlar üstüne kurgu yapmıştır.

Bu insanlar erkeklerin aşk ve ayrılık acısını bilmeseydi böyle eserler üretebilir miydi? Hep dediğim gibi ayrılık acısı erkek işidir. Çünkü erkek ve kadının beklentileri birbirinden farklıdır. Roman, müzik, sanat alanına baktığınızda bu acıyla üretilen kadın eserleri yok denecek kadar azdır. Kadın yazmaktan çok okumayı sever.

Aşk bir yana işte de sıfırlanma olabilir, parasını, işini kaybettiği için hem kişisel çöküntüye giren hem de kadınlar tarafından terk edilen erkeklerin istatistiklerini önceden vermiştik.

Sizi Kim Ne Yapsın!

Burada sorulması gereken soru şudur. Sıfırlandığınızda eğer kendinize gelmek için bir çaba sarf etmiyorsanız sizi kim ne yapsın? Kaybeden erkek görünmezdir. İsterseniz 24 saat uyuyun, depresyona girin, ölün kaybınızı bile fark etmezler. Kadınların durumu da sıfırlandıktan sonra parlak değil tabiiki. Çevrelerinde çok kişi varmış gibi görünürken, çoğunluk ondan yararlanmaya çalışır, arizona kertenkelesi gibi meriçlik yapıp dururlar. Erkekten bir kadının böyle bir beklentisi olmayacağı için erkek sıklıkla yalnız kalır.

Ben de Sıfırlandım

Kötü dönemlerden geçtim diyebilirim. Bir tanesinde 3 ay boyunca kimseyle konuşmadığımı hatırlıyorum, birinde bu süreç 1 seneye yakındı. Düşünün arayan bile yoktu. Annem arada aramasa telefona ihtiyacım kalmayacaktı. Kendi kendime satıp dolara yatırayım diyordum. İyiyken, sahne alırken yanımda olanlar o dönem yok oldu. Hele kadınlar… Hiç bahsetmeyelim.

Koku önemli demiştik, bence bu dönemde kadınlar düşük testosteron kokunuzu alıyor. Sizi özümsüyor ve yaklaşmıyor. Tabiiki düşük enerjinizle “esas yaklaşması gereken” taraf olan siz de hiçbir eylemde bulunmuyorsunuz. 2+2=4.

Toparlanma dönemi tam da bir süre depresyonda ve durgunlukta kaldıktan sonra başlar. İnsanın iç dengesi (homeostasis) dene bir durum vardır ve depresyon da tam olarak bununla ilgidir. Beyin kendini kapatır, sistemleri minimuma indirir ve size kendine gel sinyali gönderir. İşte bu dönemin bir yerinde ciddi kararlar almıştım. Her ne kadar kötü hissetsem de geriye baktığımda o dönemi çok çok güzel hatırlıyorum. Tam bir rahip modu vardı hayatımda. Devamlı okuyordum, sabaha karşı, buz gibi kış soğuğunda yorulmak ve uyuyabilmek için bisiklete bindiğim çok olmuştur. Bu “survivor” mod beni kendime getirirdi.

Belki başta olumsuz olarak algılanabilecek bir dönem olsa da o dönemi özlediğim bile oluyor. Çünkü insan geçmişi hatırlamak istediği gibi hatırlar. O dönem yaptıklarım, kendime kattıklarım, anıların müthişti.

İnsan hoşuna giden anıları parlatır, diğerlerini unutur. Unutmak aslında sağlıklı bir geride bırakma davranışıdır. Freud sağlıklı unutmayı “anı yemek” olarak açıklar. İçinizde sindirirsiniz, dişlilerle parçalarsınız. Bazen de tersi olur; başta önem vermediğiniz bir kadınla geçirdiğiniz zamanı hatırlamaz fakat o kadından ciddi bir kazık yer ya da aşık olursanız, o anıların hepsi önemli olur bir anda. 

Termodinamik ve Enerji Korunumu

Her kötü dönem geçicidir. Kendime yatırım yaptıkça bende de geçti. Yine iyi hissetmiştim. Bir dönem daha bitmişti işte ve kazançlı çıkmıştım. Hatırlıyorum da aşık olamam dedim oldum, işim kötüye gidiyordu düzelttim, vücudum dökülüyordu, kardiyovasküler olarak kötü durumdaydım. Hepsi düzeldi. Bitmeyecek gibi görünen bir doktora vardı, o da bitti. Bir sürü proje tamamlayarak, çok güzel anılar edindim.

Demem o ki düşerken kimseyi beklemeyin. O kişi gelmeyecek. Mucizelere herkes inanmak ister ama gerçekleşmez. Esas mucizenin sizin her gün attığınız küçük adımlar olduğunu unutmamanız gerekiyor. Mottonuz çalışmaktan, okumaktan ve spor yapmaktan oluşan bir döngü olması gerekli. Hiçliğe yenilmek, distopyalara kapılmak sadece o günlerde yaşadığınız sıradanlığa yenilerini katacaktır ve geçmişe baktığıızda hiçbir şey yapmadığınızı göreceksiniz. Sadece saf hazı da hedef almayın yoksa kaybınız büyük olur. Her zaman amacınız huzurun kovalanması olmalıdır. (İlgili: Mutluluk vs Huzur) Benzer şekilde aşırı uçlarda yaşamak da mutsuzluğunuza yardım edecektir. Bir insan bir şeyden hem “emin olmalı” hem de ona şüpheyle yaklaşabilmelidir. 

Beynin bir kayıt sistemi olarak çalıştığını ve siz yeni anılar yarattıkça eskileri silikleştirdiğini unutmayın. Bir şey yapmadığınızda o anılar hep güncel kalıyor, oysaki ufak adımlar yaptığınızda ve aradan 3 ay geçtiğinde geriye baktığınızda hep bir şeyler yaptığınızı görüyorsunuz. Ne zamanki onların size kazandırdığı acınızdan büyük oluyor işte o zaman yenileniyorsunuz.

Böyle dönemlerde tamam ülen daha kötüsü olsun, “ben yıkılmam” diye Cüneyt Arkın’ın kurşunlandığı ve Ajan Smith’in psikopatça gülüşü aklıma gelirdi. Unutmayın ki bazen yok olma noktasına gelmelisin ki tekrardan doğabilirsiniz. Jung bunu karanlık noktalarınızla yüzleşmek olarak anlatmıştı. (Şöyle: Kendini gerçekleştirmek)

Her şeyin bittiği düşüncesi termodinamik yasalarına, enerjinin korunumuna bile aykırıdır. Hiçbir şey vardan yok olmaz, yoktan var olmaz. Her şey bitemez ama her kötü dönem bir gün biter.

(Makaleyi oylamayı ihmal etmeyin.)

4.7 95 votes
Makaleyi puanlamayı unutmayın.
Subscribe
Bildir
guest
21 Yorumlar
Most Voted
Newest Oldest
Inline Feedbacks
View all comments