Resim: Paolo Veronese - Nemesis (Mantık Aşkı Öldürür Mü?)

Mantık Aşkı Öldürür Mü?

Bu soru bana çok geliyor, sizin gibi düşünen insanlar aşık olamaz! Hiç aşık olmamaşsın da bu yüzden böyle yazıyorsun, mantık aşkı öldürür mü? vs… gibi. Kırmızı hap pratiklerini, örneğin hipergamiyi bilmek aşkın büyüsünü kaçırır mı?

Kısa cevap verelim: Hayır. İnsanlar temelde biyolojiktir ve aşkın biyo kimyasal süreçleri de oldukça nettir. Önce yüksek miktarda dopamin, vazopressin salgılayarak mutlu oluruz her şeye pozitif bakarız, ilerleyen süreçte bağlılık hormonu olan yüksek oksitosinle o kişiyle uzun süreli ilişki durumuna geçeriz. Buradaki amaçlardan biri çocukların geleceğini garantilemektir.

Hayvanlar alemine baktığımızda bunların öncülleri kızışma sürecidir. Özellikle dişiler belli dönemlerde kendilerine eş seçer ve bir erkekle çiftleşir, yani süreci başlatır. Erkekler bu dürtüyle gerekirse diğer erkeklerle kavga eder.

İnsanlarda ise bu 28 günlük periyotlar halinde kadının yumurtlama dönemi öncesinde gerçekleşir. Erkekler testosteron etkisiyle 7-24 hazırdır. Çünkü her kadının periyodu farklıdır. Eğer erkeklerde de periyodlar olsaydı bunların da rast gelmesi gerekecekti. Bana bu iddiaları bulunan kişilerin genelde kadınlar olması esas ironik kısımdır. Çünkü biyolojik hareketi başlatan doğası gereği kadındır.

Bu süreci bilen binlerce insan var, peki hisleri değişti mi?

Hayır değiştirmedi. Çünkü insan yapısı gereği psiko-sosyal bir varlıktır. Hayvanlardan ayrıldığı nokta sadece hissetmesi, dürtü duyması değil, zihninde anlamlandırmasıdır, yani insanın en büyük gücü olan nedensellik kurma yeteneğidir. Biyo-kimyasal reaksiyonlar böyle gerçekleşse de zihinde yanıtı, bizim bu “verileri” işleyiş biçimimizle anlam kazanır.

Aşık olanlar bilir, büyük bir mutluluk, bağlılık yaşarlar, o kişinin imgesi zihinden asla ayrılmaz ve o kişiye müthiş bir yaşam enerjisi gelir. Bu yaşam enerjisini doğru kanalize ederlerse her şeyi yapabilirler. Okullarını bitirebilirler, daha iyi işlere geçebilirler. Bu duygulanımsal süreçle yaratıcılıkları artar, bu cesaretlerini yükselir. Hatta cesaretin var mı aşka? diye şarkı sözleri yazılmıştır.  

Aşk, Yaratıcılık ve Yıkıcılık

Rollo May yaratıcılığı; cesaret sonucunda oluşan yüksek farkındalık, duygusal taşkınlık, kendinen geçme hali (vecd) sonucu ortaya çıkma olarak açıklar. Kişi cesaret sonucu nesne ile karşılaşma yaşar. Ardından kendi potansiyelini fark eder, bu farkındalık vecd duymasına neden olur. Aşka ne kadar da çok benziyor, değil mi? Aşk yaratıcılığı arttırır fakat fazla bağımlılık azaltır ki buna yıkıcı etki diyebiliriz. Otto Rank buna yaşam korkusu demektedir, yani kişi kendini tam hissetmek için birine bağımlı olur. Yine kadınların buna daha yatkın olduğunu görüyoruz ki Otto Rank de benzer şekilde açıklamıştır.

Aşkın yıkıcı etkisinin sonucu paranoyadır, aşırı kıskançlıktır. Mantıksız düşünür insan, her şeye rağmen o kişiye ulaşmaya çalışır, işte burada nedensellik ilkesini devre dışı bırakmaya çalıştığı için acı çeker, çekmeye kendini mahkum eder, kendinden bile vazgeçer. Demek ki “nedensellik” acı çekmemizi engellemede ve yaratıcı olmadaki en önemli settir.

Anti Depresanlar ve Aşık Olma

Nedensellik aşkı öldürür tezini iddia edenlere anti-depresan anti-tezini hep sunarım. Öldüren nedensellik değil, sürecin başlamamasıdır. Anti-depresanlardan SSRI tipi olanlar serotonin emilimini arttıarak kötü hislerinizin önüne geçer fakat bu artış dopamini nörotransmitterini durdurur yani o kişinin aşık olması imkansızlaşır. Duyguları anlamlandırmanız için önce salgıların oluşması gerekir, aksi halde zihinsel süreç asla başlamaz.

Aşık Olmanın Psikolojisi

İnsan, hayanlar gibi değildir, hayvan bu süreci içgüdüsel dürtülerle yaşar ama insanların zihni Freud’un en basit ifadesiyle Id-Ego-Süpergo’dan oluşmuştur. Burada id dürtüleri, süperego ahlaksal bakış açısını ve ego id ile ego arasındaki kontrolü sağlar şeklinde özetleyebiliriz ve hayvanlar tamamen id’e göre davranır, her ne kadar Freud’da başta id’i ön plana çıkartarak dürtülerin insanı yönlendirdiğini savunsa da, ilerleyen zamanda “ego teorisini” öne atmış ve insanlarda bilinç ve bilinçdışı savunma mekanizmaları vardır demiştir, kararları dürtülerden çok bu savunma mekanizmalarıyla alırlar şeklinde açıklama yapmıştır, hatta kızı Anna Freud teorisi daha da geliştirmiştir. (Kitap adı: “Ben ve Savunma Mekanizmaları”)

İnsanlar karalarını “içgüdü-neden-duygu” 3lemesine göre verir. Bu tepkilerin genelde kadınlardan geldiğini söylemiştim. Gariptir ki çoğu kadında yapıları gereği bu üçleme, önce içgüdü(dürtü) sonra duygu, ardından neden bulma şeklinde işler, böyle iddialarda bulunmaları normaldir. Her ne kadar süperegoları ilişki sürecinde buna karşı dursa da kadınların hissetme biçimi budur. Yani önce duyguları yaşar, ardından neden bulmaya çalışırlar. Haliyle aşkın yaşanması için “neden” olmaması gerektiğini düşünürler, aşkı bir sis perdesinin arkasından değerlendirirler. Bu da Psikopat Ümitcan Uygun olayında anlattıklarıma çıkar. Aslında kendi inanışları kısa süreli erkek seçimlerinin manipüle edilebileceğini gösterir.

Dikkatinizi çekerim ki “insanlar içgüdü-duygu-neden 3lemesine göre hareket etse de 3 bileşenden birini ortadan kaldıramaz.” Bu ancak frontal lobunuzu kesmenizle mümkündür.

Yani “NEDEN” sürecini ortadan kaldırma ihtimaliniz yoktur. O yüzden her durumda “DUYGU” yaşarsınız. Tek fark bilinçtir. Bunu doğru bir süreçte mi yaşamak istiyorsunuz yanlış bir süreçte mi? Yani hatalı kararlar vererek, yanlış kadınla veya erkekle kendinizi tüketerek mi yaşamak istiyorsunuz yoksa doğru kişiyi seçmek mi istiyorsunuz? Fark buradadır. Özetle mantıklı düşünmek, farkında olmak duyguları öldürmez ki duyguları kontrol edemediğimizi hislerimizde bilinçaltı süreçlerin de baskın olduğunu hatırlatırım.

Bilinçaltı Düzeyde Hissetmek ve Nörolojik Bağlantılar

Bu bizim için önemlidir çünkü insandaki süreç bilinçli olduğu kadar biliçsiz ya da ego kontrolündedir. Kişiler her süreci bilse de zihinlerindeki imgelerle bağlantılı aşık olabilirler. Bu bazen anneyle olan ilişkilerle ilgilidir. Ona duyulan özel ilgi sebebiyle kişinin aşık olacağı paternler az çok çizilidir.

Hep aynı şeyi söylerim “keşke teorik bilgime rağmen aşık olmayı kontrol edebilseydim” ama olmuyor, edemiyorum. O yüzden karşılaştığınız insanlara dikkat edin, kimle etkileşime geçeceğinizi, yani sizi kimin ateşleyeceğinizi her zaman bilemezsiniz, özellikle erkekler için bu süreç bence daha sıkıntılıdır. Çünkü aşık olmayı, kadınlara göre daha çabuk başarırlar. (Referans)

İnsan sadece hayvani dürtülerin olduğu limbik sistemle hissetmez, ayrıldığı nokta mantıklı kararlar alabildiği “frontol lob”dur ve bana yöneltilen “mantık aşkı öldürür mü?” sorusuna tezat oluşturacak şekilde aşka neden olan döngüye sebep olur. Yine biyolojik açıdan baktığımızda aşk acısı frontal lob ile limbik sistemde oluşan sonsuz döngülerden meydana gelir. Aslında fmri (beyin görüntülemesi) sonuçlarında obsesyonla aynı sonuçları verir (Referans).

Kişinin limbik sisteminde bulunan anı-dürtü-hafıza kısımları frontal lobda çatışır, o neden yok sorusunu yanıtlayamaz. Eğer frontal lobumuz olmasaydı, böyle bir soru sormayacağımız için anlık hareket edebilecek ve belki de bağlanmayacaktık ki  bağlılık duymayan kişilerde 2 beyin yarım küresinin ayrı olduğunu biliyoruz. Hatta zamanında bu işlemi dışarıdan yapılabiliyorduk, lobotomi diyorduk ve yasal bir işlemdi.

Süreç Doğumumuzda Gizli

İnsanın zihinsel yetişimi, yani hayvanlardan farklı olarak kendimize bakamayacak durumda dünyaya gelmemizle ilgilidir. İnsan diğer türlere göre erken doğar ve bakıma ihtiyaç duyar, bu süreç, ebeveyn etkisi, Lacan’ın veya Kleincı psikanlizin başka bir açıdan üstünde durduğu aynalama süreciyle kişi kendini tanımladığı ana kadar annesine bağımlıdır ve onun bir parçası sanır kendini. Yani nesne ilişkileri kurar ve yetiştiriliş süreci onun kararlarını, bakış açısını, genel karakterini hatta psikolojik rahatsızlıklarını ortaya çıkartır.

Nörolojik gelişmelere göre yeni doğan bebeklerin 2 yaşına kadar gereğinin 2 katından fazla sinaptik bağ oluşturduğunu ve çoğunu kullanamadığını biliyoruz. Bu nöronlarn fazlalığı hem çocuğun her şeyi çabuk kavramasını hem de algıları çok açık olduğu için dikkatinin çabuk dağılmasını sağlıyor fakat esas gelişme 3-15 yaş arası yaşanıyor ve çok fazla bağlantı kuruluyor. Örneğin çocukların dil gelişimi çok hızlıdır ama zamanla bu nöronlar kullanılmadığı için farklı bağlantılar yaparak budanır yani azalır. Freud da 3-6 yaş arasını odipal dönem olarak belirlemişti. İlginçtir ki güncel çalışmalar da 3-6 yaş arasında beyin kütlesinin %95inin tamamlandığını gösteriyor. Bu dönemde yanlış bir anne ile narsist, psikozları olan biri veya nevrotik bir karakter olabilirsiniz, aşka bakış açısınız da bu yaşlarda büyük oranda yerleşecektir. Psiko-sosyal etkilerle gelişmeye, değişmeye devam eder ama temelini de korur.

Sonuçlar

Özetle nedensellik veya mantık ilişkileri kişilerin duygulanımlarını engellemez. İnsan biyolojik bir varlık da olsa insana özel bulunan frontal lob-limbik sistem döngüsü ile zihinde bir değerlendirme oluşturulur bu da vecd halini ortaya çıkartır, yaratıcılığı arttırır. Tam tersi hayvan olsaydık duygulanım yaşamaz, sadece dürtülerimizle hareket ederdik. Nedensellik; doğuşumuz ve bilinçaltı süreçler sebebiyle aşkı kontrol etmemizi sağlayamaz fakat frontal lobumuzu ön plana çıkartarak yanlış kişiden dolayı acı çekmemizin önüne geçebilir ya da bu kaygılı süreci daha kolay atlatabiliriz.

(Makaleyi oylamayı ihmal etmeyin.)

4.4 28 votes
Makaleyi puanlamayı unutmayın.
Subscribe
Bildir
guest
11 Yorumlar
Most Voted
Newest Oldest
Inline Feedbacks
View all comments